|
Başlarken
Tıp ve İnsan
Sağlık Sistemimiz
Sağlığımızı Korumak İçin
Çeşitli Hastalıklar
Önemli Günler
Katalog
Resimler
Konuk Defteri
İletişim Bilgileri/
e-posta
Linkler
Saat,Hava-Yol Durumu
Haber-Bilgi-Bilgisayar-Eğlence
Ana Sayfa
|
Bazı Özel Günlerin , Önemli Bazı Olayların ve
Önemli Bazı Şahsiyetlerin İncelenmesinde Yarar Var
|
Çeşitli
yayınlar, fikir sahipleri, mevzuat ve benzeri kaynaklardan alıntılar ve
elbette kendi fikir ve projelerimi yazacağım.
Kimse, yalnız başına , bırakınız her şeyi bir çok şeyi bile tam olarak bilemez.
Bu nedenle de bilgiyi paylaşacağız ve bilimi anonim hale getireceğiz.
Sizlerin katılımı ile. Gökteki yıldızlar gibi parlayan bilimi seyretmekle
yetinmeyelim. Bilimi inceleyelim,olabildiğince yaşayalım.
İBNİ SİNA
Bugün çeşitli zorlamalarla medeniyetin anayurdu gibi gösterilmeye çalışılan Avrupa'da insanlar engizisyonlarda katledilirken, kıyamet korkuları içinde yaşarken, 1795 yılına kadar bile bugünkü Almanya'da "şeytan avına çıkılarak" masum insanlar işkencelerle öldürülürken Asyadaki bilim adamları dünyayı aydınlatacak çalışmalar yapıyordu. Ortaçağda İbni Sina tıp alanında en büyük iken Biruni en büyük astronom, Cabiri en büyük kimyagerdi. İbni Sina, Farabi, İbni Rüşd ve benzerlerinin eserleri Avrupanın aydınlanmasında öncü olmuştur. Gelişmişlik kıstası olarak Avrupa medeniyetini önümüze çıkarmaktan başka fikir üretemeyenlerin biraz daha düşünmeleri ve kendi bilim ve kültür tarihimizi iyi incelemesi gerekir. Bu kimseler, Avrupa'nın bugünkü tüm zenginliklerinin tek kaynağı olan sömürgelerinden en sonuncusunun henüz bir kaç yıl önce, Portekiz tarafından resmi olarak ve lütuf olarak ve güya özgür bırakıldığını görmelidir.
İleri medeniyetin hedefi Avrupa , ABD veya başka bir coğrafya değil , muasır medeniyetin
kendisi olmalıdır.
İbni Sina (Ebu Al'i Hüseyin), Türk bilim tarihinin en önemli simalarından biridir. Çoğu fizik, astronomi ve felsefeyle ilgili olarak 200'den fazla eser bırakmıştır. Öğrencisine yazdırdığı biyografisi günümüze kadar gelmiştir. 980 yılında Buhara'da doğup, 1037 yılında 57 yaşında Hemedan'da vefat etmiş ve orada defnedilmiştir.
Batı dünyasında Avicenna adıyla tanınır, eski Yunan bilgi ve felsefesinin aktarıcısı olarak kabul edilir. Eserleri Latinceye ve tüm önemli dünya dillerine çevrilmiş olup tıp, kimya ve felsefe alanında Avrupaya ışık vermiştir. Batılılar, Hâkim-i Tıb, yani hekimlerin piri ve hükümdarı olarak kabul etmişlerdir. O devirde bilim eserleri genellikle Arapça yazıldığı için, bir kaç Farsça kitap dışında eserlerinin hepsi Arapça'dır. Belki de öyle görmek istedikleri için, İbni Sinâ, Avrupa'da Türk olarak değil de İranlı hekim ve filozof olarak tanıtılmıştır.
Özellikle tıp araştırmaları son derece orijinal ve doğrudur. Dünya tıp bilimine yaklaşık 600 yıl hükmetmiştir. En tanınmış eserlerinden El-Kanûn Fit-Tıb çok güzel bir tıp ansiklopedisidir, eser, fizyoloji, hıfzıssıhha, tedavi ve farmakoloji alanlarına ayrılmıştır. Eserinde bugünkü tıp için bile geçerli olan ileri görüşler bulunmaktadır. Kanûn, 12. yüzyılda Latinceye çevrildi ve Galen'i, bilimde eriştiği tahtından indirdi. Çağın Fransasının en meşhur tıp fakülteleri olan Montpellier ve Lauvain Üniversitelerinde ve İtalya'da temel tıp kitabı Kanûn oldu. 17. yüzyılın ortalarına kadar böyle devam etti ve İbn-i Sina, Avrupanın tıp hocası oldu. Paris Tıp Fakültesinin kütüphanesinde bulunan 9 ana kitabın en başında İbn-i Sinanın Kanûnu yer almıştır. Bugün bile, Paris Üniversitesi Tıp Fakültesi'nin St. Germain Bulvarı yanındaki büyük konferans salonunda iki kişinin büyük boy portresi asılıdır : İbn-i Sina ve Er-Razi. Ne yazık ki bizim duvarlarımızda asılı değildir. Tıp tarihi derslerimizde de pek az yer verilir. Bizim medeniyetimiz daha önemsizmiş gibi çoğu tıbbiyede sadece Hipokrat ve Galen gibi Avrupalılar öğretilir.
Şeker hastalığında idrarda şeker varlığından, kalbin karıncık ve kapakçık sisteminden, büyük ve küçük kan dolaşımlarından ilk defa bahseden, insan gözü anatomisini ilk defa tarif eden, kanın gıda taşıyan bir sıvı olduğunu keşfeden, suda ve atmosferde bulaşıcı hastalıklar yayan çok küçük organizmalar bulunduğu teorisini ortaya atan, çiçek, kızamık, ancylostoma (bir çeşit barsak paraziti) hastalıklarının tariflerini yapan, antisepsi yöntemleri ile yarayı, cerahatsız, iltihaplandırmadan tedavi etme usulünü ortaya koyan, günümüzde bile kullanılan nabızla ve perküsyonla muayeneyi geliştiren İbni Sina olmuştur.
İbni Sina'nın, matematik, astronomi, geometri, kimya alanlarında önemli araştırmaları, musiki eserleri, çok güzel şiirleri de vardır. Birçok kimya deneyi yapmış, çağdaş yöntemlere yakın yöntemlerle bitkilerden ilaçlar hazırlayacak kimya aletleri ve teknikleri geliştirmiştir. Berthelet, kimya biliminin bugünkü hale gelmesinde İbni Sinanın büyük yardımı olduğunu söyler.
İbni Sina ile başlayan ilaç hazırlama, tıbbi kimya, kimyasal deney araçları yapımı ve boyama teknikleri ile ilgili çalışmalar Osmanlı İmparatorluğu döneminde uzun süre unutulmuştur. Yeniden bilime değer vermemiz, kendi bilimimizi ve teknolojimizi geliştirmemiz acilen gereklidir.
Sayfa başına git
ZAFER BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN
Her yıl 30 Ağustos'ta , Milletimizin varolma mücadelesinin yakın tarihimizdeki en önemlilerinden olan İstiklal Harbimiz’ in dönüm noktalarından Büyük Taaruz’ un yıldönümünü kutluyoruz. Hepimize kutlu olsun.
Döneminin süper güçleri olan emperyalist ve sömürgeci devletlerin neredeyse tamamına karşı , hasta adam olarak nitelendirilen bir İmparatorluğun evlatlarının yaptığı ölüm kalım mücadelesini milletimiz kazanmıştır. Tüm nüfusu 10 milyon civarında olan bir milletin hepsi asker olmuş ve hepsi savaşmıştır. Bunları kutsal bir ülkü etrafında toplamayı beceren Atatürk ve silah arkadaşlarına şükranlarımı sunarım. Yokluklar içinde savaşan aziz milletimiz ve önderleri yaşadığımız ülkeyi bizlere ve gelecek nesillere bağımsız bir yurt olarak sunmuştur. Aziz hatıralarının önünde saygıyla eğiliyorum. O dönemleri tam olarak anlayabilmek için yaşamak gerekir ve inşallah da böyle bir tecrübeyi yaşamamız gerekmez. Çeşitli mesleklerin kendi alanlarında , İstiklal Harbimiz’ e bir bakış ve yorum getirmesi yararlı olur sanırım.
O dönemin tıp ortamını aktaralım: 1920'li yıllar her türlü yetersizliğin yaşandığı, yine de heyecanın varolduğu yıllardır. 1920-25 arası hekim sayısındaki azlık nedeniyle milletvekili hekimlerin bile fiilen hastanelerde hasta hizmeti verdikleri biliniyor. Yani, savaş sürerken de hekimler hizmetten bilimsel çalışmalardan geri kalmamışlardır. Örneğin; 17 Ekim 1921 Cuma günü Abdülkadir Noyan, Tevfik İsmail gibi hekimler Ankara'da öğretmen okulu hastanesinde bir toplantı yapıp "Gülhane Müsamereleri"ni başlatmışlar, Vekil Rafet Paşa toplantıyı açmış ve Gülhane müsamereleri yıllarca düzenli olarak sürmüştür. Tıp ortamında bugüne benzer şeyler yaşanmaktadıydı, örneğin bazı kuruluşlar "muhterem doktor beylere, yeni seneyi tebrik maksadi ile naçiz bir hediye olarak Tıbbi Agenda"yı verir. Bu örnek Dr.Marko'nun sahibi imtiyaz ve mesul müdürü olduğu Tedavi Notları isimli, altın varak çizgili, her ayın birinde neşredilen, tıbbın her şubesinden ve bilhassa tedavi kısmından bahseden dergide yayınlanmıştı. (Dr.Marko, Tedavi Notları, No;4, 1929. Sayfa; 232).
Bu dönemlerde Dr.Tevfik Salim Paşa,Dr.Esat Nurettin , Dr.Tevfik Recep , Dr.Neşet Osman, Dr.Refik Münir , Dr.Hayrullah,Dr.Rıfat,Dr.Fuat Süreyya Paşa,Dr.Ömer Lütfi,Dr.Abdülkadir Kurtuluş Savaşı’nda önemli katkılar yapmışlardır.
Tam olarak yokluklar içerisinde mücadele veriliyordu. Bir örnekle anlatmaya çalışalım : Penisilin Türkiye'de yeni duyulmaya başlanmıştı. Literatürümüzde de yeni yazılar tercüme edilmekte bulunmuş, tedavide inkilap yaratan bu ilacın hassalarından faydalanma çareleri araştırılmakta bulunmuştu.
Trakya'daki kolordu kumandanlarından General Rüştü hafif bir yüz felci geçirmiş, 7 numaralı seyyar hastanede görevli yedek tabip Mansur Pekdeğer beyin tıbbi kontrolünde fizik tedavisi tatbikine başlanmıştı. Bu tedavi sırasında paşa komaya girmiş, Profesör Nazım Şakir paşanın da katıldığı bir konsültasyonda beyin absesi teşhisi konmuş, durum Dr.Pekdeğerin teklifi üzerine Milli Savunma Bakanı Ali Rıza Artunkala duyurulmuş ve generale Penisilin yapılmasına karar verilmişti. Ancak bu ilaç harb içinde devletler arasında bir sır gibi saklanmata idi. Artunkal paşa tarafından cumhurbaşkanlığına aksettirilen olay üzerine İngiliz Sefaretinden Penisilin ricasında bulunulmuştu. İngilizler Londra'dan ilacın gönderileceğini ve hava alanından aldırılmasını istemiş, bu işe Dr.Mansur Bey memur edilmişti. Hava meydanında alınan güvenlik tedbirleri arasında İngiliz askeri uçağı ambalajlı sandığı piste bırakmış, paket zırhlı birlik kordonu altında paşanın evine getirilmiş, doktora teslim edilmişti. Ordu Sağlık Başkanı Profesör Nazım Şakir ve Karadeniz boğazı müstahkem mevki Baştabibi Yarbay Burhaneddin Tugan (Prof.) Beyler çağrılmış, ilacın tatbiki istenmiş isede gelen bu penisilinin dozajının tesbiti hakkında kesin bir bilgi olmadığından Prof.Nikson'un huzurunda ambalaj açılmış, çelik bir termos içinde yüzbin ünitelik beş şişe penisilin çıkartılmış, prospektüsü üzerindeki kayıtlara göre sulandırılıp buzdolabına konmuş ve hastaya tatbik edilmişti.
Balkan Harbi’nin ardından 1. Dünya Savaşı Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalar. Uzun savaş yıllarının olumsuz etkisi halkın sağlığına da yansır. Bulaşıcı hastalıklar büyük boyutlara ulaşmıştır.
Çanakkale Harbi ise İtilaf Devletleri’ne karşı Osmanlı Ordusu’nun efsane direnişinin yanında dramatik bir olaya sahne olur. Tıp Fakültesi öğrencilerinin bir sınıfı tamamıyla şehit olur. Bu nedenle Tıbbiye Okulu bir dönem hiç mezun vermez.
25 Mart 1912 yılında, Devletin fevkalade büyük iç ve dış badirelerle karşı karşıya bulunduğu bir dönemde, 190 askeri tıbbiye öğrencisinin teşvik ve teşebbüsüyle ve dönemin önde gelen Türk Milliyetçisi aydınlarından Mehmet Emin ( Yurdakul), Dr. Fuat Sabit ( Ağacık), Ahmet Ağaoğlu ve Yusuf Akçura tarafından Türk Ocakları Derneği kurulmuştur. Türk Ocakları vatan savunmasında canla başla çalışmış , Türk Milletinin kahramanlık duygularını harekete geçirmiş, bütün cephelere ilk olarak kendi üyelerini göndermekte yarışmış ve üyelerinin büyük bir kısmı Çanakkale'de şehit veya gazi olmuştur. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra yurt çapında işgale karşı kampanyalar başlatan Türk Ocakları'nın faaliyetleri işgalcileri rahatsız etmiş; ilk basılan ve kapatılan yerlerden biri Türk Ocakları Genel Merkezi olmuştur. Yöneticilerin bir kısmı Malta'ya sürülmüştür. Hamdullah Suphi Tanrıöver, daha Anadolu'da Kuva-i Milliye teşekkül etmeden mevcut 28 şubenin merkezi durumunda olan İstanbul Türk Ocağı'nın, Mustafa Kemal'e görüşlerini yazdığını, böylece tarafını belirlediğini ve O'nun etrafında sımsıkı toplandığını belirtir. İstanbul Türk Ocağına, 1927, M. Kemal 29 Aralık 1922 tarihinde fiilen kurulan Ankara Türk Ocağı'na Gazi Mustafa Kemal, Ocak 1923'de 1000 TL. maddi yardımda bulunur. 14 Ocak 1923 günü Ankara Türk Ocağı'nı ziyaret eder.
1919’da işgal altındaki İstanbul’da aydınların işi zordur. Ulusal direnişten yana olanlar bir bir tutuklanır. Birçok öğrenci Anadolu’ya geçerek direnişe katılır. Tıp Fakültesi öğrencileri işgale karşı tepkilerini dile getirecek bir yol ararlar. İlk Tıp Bayramı 14 Mart 1919’da İstanbul’da kutlanır. Bayrama dönemin ünlü Tıp Hocaları katılır: Fevzi Paşa, Besim Ömer, Akil Muhtar (Özden) bunlar arasındadır. Bazı kaynaklara göre işgalci İngiliz Ordusunun başhekimi de törenlere katılmıştır.
İzmir Mayıs’ta Yunan işgaline uğrar. 16 Mayıs günü İstanbul’dan Samsun’a hareket eden Bandırma vapuru Kurtuluş Savaşımızın kurmayları arasında hekimleri de taşımaktadır. Hele bunlardan biri savaştaki yararlılıklarından sonra Cumhuriyet dönemi sağlık hizmetleri için hep öne çıkan bir isim, bugüne kadar etkisi süren, bir sembol olacaktır: Binbaşı Doktor Refik Bey (Saydam). Mustafa Kemal’in bu tarihi yolculuğuna katılan bir başka hekim Albay Dr. İbrahim Tali Bey (Öngören) dir.
Kurtuluş Savaşı yılları, halkın sağlık sorunları, hekimlerin durumu : Mustafa Kemal, Anadolu’nun o zamanki durumunu Nutuk ‘ un başındaki o unutulmaz sözleriyle ifade eder: “1919 yılı mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Genel durum ve görünüş:” diye başlar ve devam eder. “Büyük Savaş’ın uzun yılları boyunca, ulus yorgun ve yoksul durumda. Ulusu ve yurdu Genel Savaş’a sürükleyenler, kendi başlarının kaygısına düşerek, yurttan kaçmışlar...”
Nutuk’da yazılmayan konulardan biri, ordunun ve halkın karşı karşıya bulunduğu sağlık sorunlarıdır. Osmanlı Ordusu 1. Dünya Savaşı’nda belki de düşmandan daha çok tifüsten darbe yemiştir. Askeri hekimler tifüse karşı aşı üretmeye çalışmış, bunda kısmen başarılı olmuştur. Bunlardan biri de aşıyı kendi üzerinde deneyen Gülhane Bakteriyoloji Muallimi Mustafa Bey’dir. Ancak sorun tifüsle sınırlı değildir. Kurtuluş Savaşı’nda tifo ve kolera salgınları büyük kayıplara neden olmuştur. Frengi akıl almaz derecede yaygındır. Güney illerinde trahoma bağlı körlük ve sıtmanın önü alınamamaktadır. İşte bütün bu olumsuz şartlar ve yokluklar içerisinde bulunan yurdun fedakar evlatları , büyük özverilerle çalışarak milletin sağlıklı olması , halkın sağlığının korunması ve yurtta tıp biliminin geliştirilmesi için çaba göstermişlerdir. Üstelik , eğitim , malzeme desteği alabileceğimiz memleketler de bizleri işgal edenlerin ta kendisi iken. Bu mücadelede de büyük oranda başarılı olunmaya başlanmış ve önemli aşamalar katedilmiştir.
Bu emekleri veren değerli hekimlerimizi ve diğer
çalışanları saygı ve rahmetle yadediyoruz ve
kendilerine şükranlarımızı sunuyoruz. Onlar , askeri
alanda verilen Kurtuluş Savaşı sırasında ,
sağlık alanında da kurtuluş savaşı
vermişlerdir.
Sayfa başına git
ÖĞRETMENLER GÜNÜ
Atatürk’ün 24 Kasım 1928 yılında Millet Mektepleri’ne BAŞÖĞRETMEN olduğu gün, 17 yıldan bu yana yurdumuzda Öğretmenler Günü olarak kutlanıyor. Hepimize kutlu olsun. Dünya Öğretmenler Günü ise 5 Ekim’dir.
Atatürk , “ Memleketimizi , toplumumuzu gerçek hedefe , mutluluğa eriştirmek için iki orduya ihtiyaç vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu , diğeri milletin geleceğini yoğuran kültür ordusu , irfan ordusu. Zaferlerin kalıcı sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuna bağlıdır... Okul genç beyinlere , insanlığa hürmeti , millet ve memlekete sevgiyi , şerefi , bağımsızlığı öğretir... Memleket ve milleti kurtarmaya çalışanların aynı zamanda birer namuslu uzman ve birer bilgin olmaları lazımdır. Bunu sağlayan okuldur ... Öğretmenden , eğiticiden yoksun bir millet henüz millet adını almak kabiliyetini kazanmamıştır. Ona basit bir kitle denir , millet denemez ... Öğretmenler , cumhuriyet sizden "fikri hür , vicdanı hür , irfanı hür" nesiller ister. Ordularımızın kazandığı zafer , sizin ve sizin ordularınızın zaferi için yalnız zemin hazırladı. Gerçek zaferi siz kazanacak ve devam ettireceksiniz ... Öğretmenler , yeni nesil , sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti , sizin beceriniz ve fedakarlığınızın derecesiyle orantılı olacaktır. Cumhuriyet , fikren , ilmen , fennen , bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli koruyucular ister. Yeni nesli bu özelik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir... Sizin başarınız , cumhuriyettin başarısı olacaktır.” demiştir.
Bunları zaten zamane devlet büyüklerimiz her toplantıda nutuklar halinde söyleyip , çok güzel laflar sarfedecekler. İyi güzel de bütün bunları sevgili öğretmenlerimiz ve öğrencilerimiz nasıl yapacaklar , bu yönetim anlayışıyla mı ? Halksız devlet , devletsiz halk görüntüsünün çizildiği , milli değerlerimizin ayaklar altına alındığı , insanların değil maddenin adam sayıldığı böyle bir zamanda bunları nasıl başaracağız ? Düzgün nesiller yetiştirebilmek için öncelikle düzgün bir eğitim-öğretim hedefimizin ve politikamızın olması , bunun da mutlaka milli bir politika haline getirilmesi gerekir. Öğretmenlerin , öğrencilerin , herkesin kafası karışık. Neler diyorlar neler bir bilseniz. Söylediklerinin başlıkları bile bu yazıya sığmaz. İşte , benim değil , öğretmenlerin , bilim adamlarının , sendika liderlerinin , bazı seçilmiş velilerin ve hatta bizzat siyasetçilerin söylediklerinden bazı başlıklar : “Öğretmenlik , meslek intiharı ile karşı karşıya. Bize düşen öğretmenlik mesleğinin statüsünü , toplumdaki yerini ve değerini yükseltmek , demokratik , laik ve çağdaş eğitim ortamını hazırlamak eğitimin niteliğini yükseltmek , öğretimin etkinliğini sağlayacak teknolojileri sağlamaktır. Kalitesizlik diz boyu. Dışardan atanan öğretmenler öğretim ilke ve tekniklerini bilmedikleri için eğitim öğretim planlarını hazırlamakta güçlük çekiyor , çocukların gelişme ve öğrenme süreçlerini algılayıp değerlendirme yapamıyorlar ve eğitim teknolojilerini kullanmakta güçlük çekiyorlar. Herhangi bir ülkede öğretmenler ve öğretmenlik mesleği üstün güç ve statüye ulaşmadıkça o ülkede en iyi eğitim sistemi ve yüce eğitim amaçları da bulunsa bunlar gerçekleşmez. Öğretmen kıt kanaat geçiniyor ; Öğretmenin kendisini normal ve insanca, hatta müreffeh şekilde yaşatacak bir ücrete hakkı vardır. O yiyip, iyi giyinebilmeli, kitap-gazete alabilmeli, yurt içi ve dışı gezilere çıkabilmelidir. Öğretmene maddi olanaklar sağlanırsa meslek yetenekli kişileri çeker, güç ve prestij kazanır. Ama öğretmen maaşı ile aç kalırsa garsonluk , inşaat işçiliği... yapar ve görevinden soğuduğu gibi zamanını mesleğine aykırı işlerde çarçur ettiği için verimi de düşer. Toplumda mesleğe karşı olumsuz değerler oluşur veya kökleşir , yetenekliler girmez , girenler ayrılır. Elinden hiçbir iş gelmeyen, herhangi bir ücrete razı kişiler mesleği doldurur. Öğretmenliğin kariyeri düşük ; Öğretmenlerin terfi fırsatları kısıtlıdır. Öğretmenlerin tamamı ya iş değiştirmeyi , ya istifa etmeyi , ya da emekli olmayı düşünmektedir. Bu oldukça karamsar bir tablodur. Öğretmenlik kariyerinin geleceği için acilen önlem alınması gerekir. Öğretmenlik cazibesini yitirdi ; Mesleğin kalite erozyonuna uğraması , toplumsal saygınlığını yitirmesi , yetişme tarzı , ekonomik , sosyal ve siyasi nedenler öğretmenliğe olan yönelmeyi durdurdu. Üniversite sınavında Eğitim Fakülteleri yüksek puanlarla kaliteli öğrenci alamıyor. Öğrenciler 'Hiç bir yeri kazanamazsam en son tercih olarak bir öğretmenlik yazayım' düşüncesiyle hareket ediyor. Öğretmenlerin yüzde 70’i ek iş yapıyor. Yüzde 62'si kitap okumuyor. Kitap okuyanlar arasında ise yüzde 88'i mesleki kitapları okumuyor. Öğretmenlerin yüzde 89'u düzenli olarak gazete okumuyor. Yüzde 8'i ise hiç gazete okumuyor. Öğretmenlerin yüzde 66'sı mesleklerinin toplumda kabul görmediğini belirtiyor.Öğretmenlerin yüzde 59'u kirada otururken, yüzde 11'i de lojman,öğretmen evi veya misafirhanelerde oturuyor. Yüzde 57'sinin özel arabası yok. Gelir gurubu yönünden, öğretmenlerin yüzde 27'si kendilerini kötü durumda hissederken, yüzde 59'u orta, yüzde 13'ü de iyi durumda olduklarını belirtiyor. Yüzde 10'u ‘Bu maaşla bu kadar çalışılır’ derken yüzde 11'i fırsatını bulsalar meslekten ayrılacaklarını, yüzde 17'si ise gençlere öğretmen olmalarını öğütlediklerini ifade ediyorlar. Öğretmenlerin yüzde 18'i sinema, tiyatro ve konser gibi kültürel etkinliklere katılmadığını belirtirken, yüzde 39'u da bu soruyu yanıtsız bıraktı. Öğretmenlerin yüzde 68'i eğitimin ezbere dayandığını ifade ediyor Öğretmenlerin yüzde 60'ı eğitim sistemimizin demokratik olmadığına inanıyor Yüzde 45’i eğitim sistemimizin laik olmadığına inanıyor Yüzde 74'ü ‘eğitimde fırsat eşitliği yoktur’ diyor. Yüzde 54'ü öğretmenler özel ders vermelidir diyor. Yönetici öğretmen ilişkisi yeterli düzeyde değildir diyenler yüzde 44'ü teşkil ederken , öğretmenler arası ilişkiler yeterli değildir yüzde 39 , yönetici ve öğretmenler ile veli ilişkileri iyi değildir yüzde 57 oranında. Varlıklı kesimin gözdesi olan özel okullardan ve Anadolu liselerinden öğretmenliğe gelenler yok denecek kadar az. Yıllardan bu yana 24 Kasımlar boş vaat ve boş sözlerle öğretmenlerin kandırıldığı bir gün oldu. İçi boş vaatlerden başka hiç bir somut adımın atılmadığı bir günün öğretmenler nezdinde hiçbir değeri olamaz. Öğretmenler için böyle bir gün anlam ifade etmiyor. Törenlerde cek caklı ve cilalı sözlerden başka bir şey yok. 24 Kasım bittiğinde her şey unutuluyor. Bazı konularda olduğu gibi 24 Kasım’da da Atatürk kullanılıyor. Bu gün veli ve öğrenciler tarafından hediye ve hatta rüşvet verme günü gibi algılanıyor. Artık hiç bir öğretmen idealist değil. Öğretmenlik cazibesini yitirdi , eskilerde olduğu gibi o artık bir idealizm mesleği değil. Büyük kentlerde yüzde 70'i ek iş yapıyor. Genel hava değişti. Fedakar öğretmen devri artık kapandı. Bunun birinci derecede sorumlusu da devleti yöneten gelmiş geçmiş siyasal iktidarlardır. ” diyorlar. Bu kadar yakınmanın ve haklı sözün üzerine benim de söyleyecek birkaç sözüm olacak : Gelir durumuna bakılmaksızın halen ve giderek artan şiddette öğrencilerden kayıt parası , ara bağışları , onarım parası gibi isimlerle çeşitli paralar isteniyor. Hem de minicik çocuklarımızı ya da ebeveynlerini rencide edecek tarzlarda isteniyor. Halen kayıtlarda objektif kurallar değil hatır gönül istemi yürüyor. Okullarımızın binası yok , binaların öğretmeni ve araç gereci yok , sınıflarında 70-80 öğrenci olan , bir sınıfında birden fazla sınıf olan, bir-iki sınıf kıdemli öğrencilerin ders verdiği okullar , sularının akmadığı , elektriklerinin kesik olduğu , sobalarının ya da kaloriferlerinin yanmadığı , öğretmenlerimizin utanarak çalıştığı , çocuklarımızın ürkerek gittiği , titreyerek okuduğu ya da daha da kötüsü titremek , utanmak için bile bulunamayan , yani olmayan okullarımız var , yani kağıt üstünde. Bu koşullarda yetişen çocuklarımızın gelecekte milletine , vatanına ne gibi hizmetlerde bulunabileceği ya da tam tersine ne gibi kısa yoldan köşe dönmeleri tercih edeceği, bizi yönetmeye başlarsa neler yapabileceği konusunu sizlerin hayal gücüne bırakıyorum. Saygılarımı sunarım , öğretmenlerimin ellerinden öperim.
Sayfa başına git
CUMHURİYET BAYRAMI
Osmanlı İmparatorluğunda tıp eğitimi ve sağlık hizmetleri , zamanın modern kurumları sayılan medreselerde , saray ve askeriye çevresindeki bazı hastanelerde verilirdi. Sağlık hizmeti veren kurumlar yaygınlaşmamıştı. Zaman içerisindeki ilerlemelere uygun olarak Osmanlıda da yapılanmalar olmuştur. Sultan 2. Mahmut , 14 Mart 1827de , askeri tıp okulu olan Tıphane ve Cerrahhaneyi kurdu. Bu okullar İstanbul Tıp Fakültelerinin nüveleridir. İki okul 1839da birleştirilerek Mektebi Tıbbiyei Şahane adıyla ve bugünkü tarihi Galatasaray Lisesi binasında öğretime başlamıştır. Yeni okulun organizasyonu için Avusturyalı bir hekim olan Dr. C.A. Bernard görevlendirilmiştir. 1909da İstanbul Kadırgadaki sivil tıbbiye Haydarpaşaya taşınarak Haydarpaşa Tıp Fakültesi kuruldu. Osmanlı döneminde belirli ve dar çevrelerde hizmet veren hekimlerin çoğu yabancı ülkelerde , Avrupada eğitim görürlerdi. Hizmet ise askeri birliklerde , medreselerde , saray ve çevresinde yürütülürdü. Sunulan sağlık hizmetleri geniş ülke topraklarına ulaşmaktan uzaktı. Tıp eğitimi veren kuruluşlar , sayı , kalite ve kapasite olarak yetersiz hale gelmişti.
Cumhuriyetimizin getirdiği en önemli değişiklikler , sağlık hizmetlerinin yurdumuzun her yerindeki insanlara ulaştırılma çabaları ve tıp eğitimini yurt içinde verme gayretleridir. Ne yazık ki yetişmiş öğretim görevlilerimiz olmadığı için , Osmanlının özellikle son döneminde ve Cumhuriyet in ilk yıllarında tıp eğitimi , ağırlıklı olarak tercüme kitaplar ve yurt dışından gelen doktor öğretmenler tarafından yapılırdı. Bu durum sağlık personelinin azlığına ve hizmetin dar bir alanda kalmasına neden oluyordu.
Yakılmış , yıkılmış , her türlü malvarlığı elinden alınmış bir vatanın evlatları Kurtuluş Savaşında tam bir varolma mücadelesi yapmıştır. Meclis inin çatısına kiremit bulamayan , acı zerdali çekirdeğinden un ve ekmek yapan Türk Milleti , siyasi ve askeri bakımdan savaşı kazanmış ve bağımsızlığını ilan etmişti. Fakat ekonomik , sosyal , sınai , eğitim kapasitesi ve her türlü kurum ve kuruluşu ile alt yapısı yok denecek kadar az veya tahrip edilmişti. Bu ortamdaki sağlık hizmetlerinin durumunu tahmin etmek zor değildir. Sıtma , verem , kolera gibi hastalıkların insanlarımızı kırması yetmezmiş gibi , doktor , hemşire , ebe , ilaç , malzeme eksikliği de dayanılmaz noktadaydı. Bu mal ve hizmetleri alabilecek para olmadığı gibi , bunları alabileceğimiz devletler de bizi işgal etmek istemiş olan devletlerdi. Bu milletin fedakar evlatları , varolma mücadelesinin en zorlu döneminde , sınırlarımızı , milli değerlerimizi korumanın yanında milletinin sağlığını korumak ve düzeltmek için de yola koyuldu.
Cumhuriyet in ilk yıllarında sağlık bakanı olan Dr. Refik Saydam ve çok değerli doktorlarımızdan Hakkı Şinasi Erel , Bülent Tarcan , Sadi Irmak , Mazhar Osman , İhsan Şükrü Aksel , Hüsamettin Şerif Kural , Mahmut Sabit gibi ismi duyulmuş duyulmamış çok değerli insanlarımız sağlıkta kurtuluş savaşını başlattılar.
Bu yıllarda nüfusun artırılması , sağlıklı nesiller yetiştirilmesi için önemli çalışmalar yapıldı. Yabancı devletler denetimindeki karantinalar millileştirildi. Sıtma , kuduz , verem , trahom, çiçek gibi tehlikeli ve salgınlara neden olan hastalıklara karşı aşılama , koruma , tedavi çalışmaları başlatıldı. Hıfzıssıhha Enstitüsü nün kurulması ile bulaşıcı hastalıklara karşı yürütülen savaş hızlı ve planlı hale getirildi. O zor günlerde aşı üretimi yapıldı. Köy enstitülerinde sağlık memurları yetiştirildi , mezunlara toprak ve hayvan verilerek köylere yerleşmeleri sağlandı. Çok az sayıda yetişmiş sağlık personeli olmasına rağmen mecburi hizmet uygulanarak sağlık hizmeti tüm yurda yayılmaya çalışıldı. 1930da Türkiyede doktor sayısı 1000 civarındaydı. Sağlık sistemimizin kuruluşunun temelinde sosyalizasyon savunulmuştur. Yani tüm milletin ulaşabileceği bir sağlık sistemi kurulmaya çalışılmıştır. 1993den itibaren 32 tıp fakültesinden yılda 5000den fazla doktor mezun olmaya başlamıştır. Bu sayıların büyüklüğüne karşın içeriğinin kaliteli olup olmadığı ayrı bir tartışma konusudur. Ancak , yok edilmek istenen bir milletin azmine , çabasına gösterilebilecek örneklerden biri olduğu için önemlidir. Her alanda uygulanan milli değerlerin ön plana çıkarılması çabaları dil konusunda da kendini göstermiştir. Dilimizin Türkçeleştirilmesi sonucunda eğitim-öğretim kolaylaşmış , kendi öğretmenlerimiz daha fazla değer görmeye başlamış , bilim adamlarımızın teşvik edilmesiyle tıp alanında da ilerlemeler olmaya başlamıştır. Tıp yayınları ve araştırmalar artmış , okunabilir , anlaşılabilir kitaplar yazılmıştır. Yurdumuza özgü hastalıklarla ilgili çalışmalar böylece daha da hızlanmıştır. Çok az sayıda olan yetişmiş ve eğitim görmüş insanımız , millet olma bilinci ve varolma azmi ile çalışarak sağlık hizmetlerine önemli katkılar yapmışlardır.
Atatürkün 10. yıl nutku hacım olarak küçük , fakat içerik olarak büyük anlamları olan , gelecek nesillere yazılmış bir mektup niteliğindedir. Bir milletin varolma mücadelesini ve ilerde ülkeyi yönetecek olanlara yapması gerekenleri özetlemiş olup bunu gençliğe hitabe ile tamamlamıştır. Ne mutlu Türküm diyene veciz deyişi ile millet olma şuurunu yerleştirmek isterken, beni Türk hekimlerine emanet ediniz diyerek de , milletimizin kendisine ait olan değerlere güvenmesini ve sahip çıkmasını istemiştir. İçinde bulunduğumuz sıkıntılı dönemde, Cumhuriyetimizin bizlere kazandırdığı , saray için değil millet için , kendim için değil vatan için düşüncesi , en başta da ülkeyi yönetenler olmak üzere herkes tarafından , tekrar ve doğru yorumlanarak benimsenirse ve bu fikir içimizde hissedilerek çalışılırsa , her alanda olduğu gibi sağlık alanında da çok daha ilerilere gideceğimiz kesindir. Cumhuriyetimizin ilanının 78. yıldönümünde , milletini ve yurdunu canından aziz bilip mücadele eden tüm insanlarımızın yanısıra değerli doktorlarımızı ve tıp adamlarımızı da saygı ve rahmetle anıyor ve kendilerine teşekkür ediyoruz.
Sayfa başına git
Sivil Savunmanın Kuruluşu
Dünya üzerinde yaşayan tüm milletlerin amacı , kurdukları medeniyetlerle sonsuza kadar , güçlü , barış ve huzur içinde yaşamaktır. Fakat zaman zaman bir ulusun başına gelen deprem , yangın , su baskınları ve seller , fırtına , nükleer ve endüstriyel kazalar , savaşlar , terör hareketleri ve benzeri afetler o milletin sosyal ve ekonomik açıdan zarar görmesine , hatta yıkılmasına neden olabilir.
Sivil savunma , bir ülkede yaşayan insanların , düşman saldırılarına , doğal afetlere ve diğer büyük felaketlere karşı , can ve mal kaybının en aza indirilmesini , hayati önemi olan her türlü resmi ve özel kurum ve kuruluşun korunmasını , bunların çalışmalarını sürdürülmesi için acil olarak tamir ve ıslahını , yardım , kurtarma ve savunma çalışmalarının sivil halk tarafından desteklenmesini , cephe gerisi maneviyatının korunması için alınacak her türlü silahsız koruyucu ve kurtarıcı önlem ve çalışmayı kapsar. Her türlü felakete karşı korunmak , halkı bilinçlendirmek ve gereken yardımı sağlamak için çaba gösterir. Bu amaçla çeşitli örgütlenmeler , yapılanmalar oluşturulur.
Bu tür çalışmaları ülkemizde Sivil Savunma Genel Müdürlüğü yürütür ve organize eder. Yurdumuzda sivil savunmanın örgütlü çalışma anlamında 60-70 yıllık bir geçmişi vardır. Birinci Dünya Savaşı'ndan önceki sivil halkın korunması düşüncesi , bugünkü anlamda sivil savunmadan çok uzaktı. Doğal yıkımlara karşı halkın korunması konusunda öteden beri birtakım önlemler alınıp uygulanmışsa da , bu önlemler örgütsel ve yasal dayanaktan yoksundu. Özellikle halkı savaşın tehlikelerine karşı korumak için , 1. Dünya Savaşına kadar yeterli girişimlerde bulunulmadığı görülmektedir. Savaş silahlarının cephe gerilerine uzanacak menzile ve toptan yok etme gücüne erişememiş olması da bunda etkili olmuştur.Savaşın ardından gelen yıllarda , ülkelerin bir çoğunda pasif korunma adı altında , halkın türlü tehlikelerden korunmasını amaçlayan önlemler getirilmiş , örgütler kurulmuştur. Teknolojik gelişmeler savaş doktrinlerinde değişmelere neden olunca , buna paralel olarak pasif korunma örgütleri de değişen şartların doğuracağı sonuçları karşılayacak biçimde değiştirilip geliştirilmiştir.
İkinci Dünya Savaşı , sivil halkın silahlı kuvvetlerden daha çok tehlikeyle yüz yüze geldiği bir savaş olmuştur. Bu savaşın cephelerden çok cephe gerilerini , askerden çok sivil halkı tehdit etmiş olması , bundan sonraki savaş ve yıkımlarda sivil halkın daha da çok etkileneceği düşüncesini doğurmuştur. Bu nedenle , devletleri yönetenler , sadece pasif korunma önlem ve örgütlerinin halkı koruyamayacağını anlamıştır. Örgütlü ve organize sivil savunma fikri de bu sonuçtan çıkmıştır. Savaşın içinde doğan sivil savunma , ilk uygulamasını da gene bu savaşın içinde yapmıştır.
Avrupa ülkelerinin çoğunda , sivil savunma İkinci Dünya Savaşı sırasında savaşın içinde kurulmuş , gerçek bir deneyimden geçmiş , yararını kanıtlamış bir örgüttür. Savaşın ardından gelen yıllarda da sivil savunma konseptinde , savaş teknolojisindeki gelişmelere uygun bir gelişme gösterilmiştir. Çünkü ilk kez bu savaşta ve sivil halka karşı kullanılan bazı silahlar , bundan sonra daha büyük bir gelişme göstermiştir. Nükleer , biyolojik ve kimyasal silahlar sivil savunmanın önemini daha çok artırmıştır. Bugün tüm dünya ülkeleri bu örgütlere bütçelerinden önemli kaynaklar ayırmakta ve kendilerini buna zorunlu hissetmektedirler.
Yurdumuzda , sivil halkın korunmasına ilişkin önlemler alınması ile ilgili bilinen ilk girişimin tarihi 1931'dir. Bu tarihte Hava Taarruzlarına Karşı Pasif Korunma adlı talimatla bir takım önlemler getirilmiştir. Daha sonra 3502 sayılı Pasif Korunma Kanunu ve nihayet 1958 yılında da 7126 sayılı Sivil Savunma Yasası çıkarılarak yürürlüğe konulmuştur.
Çağdaş sivil savunma anlayışının bir ürünü olmak üzere , 7126 sayılı Sivil Savunma Yasası çıkarılmıştır. Yasanın birinci maddesinde Sivil Savunma aynen şu şekilde tanımlanır : "Sivil Savunma , düşman taarruzlarına , tabii afetlere ve büyük yangınlara karşı halkın can ve mal kaybının asgari hale indirilmesi , hayati ehemmiyeti haiz her türlü resmi ve hususi tesis ve teşekküllerin korunması ve faaliyetlerinin idamesi için acil tamir ve ıslahı , savunma gayretlerinin sivil halk tarafından azami surette desteklenmesi ve cephe gerisi maneviyatının muhafazası maksadıyla alınacak her türlü silahsız koruyucu ve kurtarıcı tedbir ve faaliyetleri ihtiva eder." Yasa , bu hükmüyle , Sivil Savunmayı tanımlamakla kalmaz , aynı zamanda halkın can ve mal varlığını tehdit eden tehlikeleri , yani Sivil Savunma' nın uğraş alanını , karşı koyması gereken tehlikeleri de belirtir. Hüküm ayrıca , Sivil Savunma' nın amacını , bu amaca ulaşmada tutulacak yolu ve kısaca niteliklerini de saptamıştır.
Kendimize , yakınlarımıza , sevdiklerimize , bulunduğumuz yere ve çevremize faydalı olmak istiyorsak , özellikle afetlerle mücadele yöntemleri , kurtarma servisleri ile ilgili bilgileri ve ilk yardım nedir ve ne şekilde yapılır konularını mutlaka öğrenmemiz gerekmektedir.
Sayfa başına git
ÇORBA VE ALTIN TOZU
Yeni yılın hepimize iyi şeyler getirmesini diliyorum. Dünyanın bir çok yerinde acılar varken, her yıl olduğu gibi bu yıl da çeşitli uygunsuz yılbaşı eğlenceleri! yaşandı. Yılbaşı öncesi gazete, televizyon haberlerine göre bazı yılbaşı sofralarında altın tozlu çorbalar sunulacakmış. Hayırlısı olsun.
1989 yılında Japon ekonomisi altın çağını yaşarken, üzerine ince altın tabakaları serpiştirilmiş yiyecek ve içecekler revaçtaydı. Altınlı yemek, bir Japon için ekonomik başarının sembolü gibiydi. Borsa ve gayrımenkul fiyatları devamlı yükselerek Japonların servetlerini artırıyor ve altınlı yemeklerin masrafını karşılıyordu. Doğruluğu çok şüpheli olan ve Viyanalıların çıkardığı rivayete göre Kanuni Sultan Süleyman, incecik dövdürdüğü eti iki altın varak arasına koydurup pişirtirmiş. Şimdi bir çok ünlü lokanta altın varak kullanarak aynı şekilde şinitzel yapıyor. New York'da bir lokantada, üzeri altın yaldız kaplanarak altın top şekli verilmiş köfteler, yüz dolara benzeyen şekilde hazırlanarak pişirilmiş makarnalar sunulduğu gazeteci sayın Şebnem Şenyener tarafından yazılmıştır.
ABD Hava Kuvvetleri'nin elindeki B-2 hayalet bombardıman uçaklarının tanesi 2.1 milyar dolar (yaklaşık 3.5 katrilyon lira)'dır. Bugün için bir ekmek 250 bin lira dersek, bir B-2 hayalet uçağı 14 milyar adet ekmek eder. Bir kişi günde iki ekmek yer ise, 19 milyon 178 bin kişinin bir yıllık ekmek tüketiminin karşılığı bir adet B-52 eder. Ya da tanesi 2 trilyon liradan 1750 adet okul eder. Ya da tanesi 2 milyon liradan 1 milyar 750 milyon çocuk için birer doz aşı eder, vs. Bizlere Kuzey Irak açmazı varmış gibi sunulan petrol savaşını, AB'ye girebilme çıkmazı olarak sunulan Kıbrıs Türkleri soykırımı ve ambargosunu yapanlar, dünyaya hükmetmek için, bir tane daha, yetmedi bir tane daha diyerek yaptıkları B-52'lerin, uçak gemilerinin paralarını bizim mercimek çorbalarımıza el atarak çıkarıyorlar. Bizim memlekette ise bazıları altın tozlu çorba, altın varakda pişirilmiş şinitzel yiyerek onlara ihtiyaç duydukları yardımı yapıyorlar.
Bir zamanlarda Avrupa'da altın yemek zengin adetiymiş. Sağlığa yararlı olduğu zannedilirmiş. Oysa ki tıp bilimi tarafından altın, bir kaç özel ilaç ve bir çeşit diş kaplaması yapımı gibi çok nadir ve özel durumlarda kullanılıyor. Altın yemenin sağlığa faydasının olması sözkonusu olamaz. Bazıları zenginliklerini ve umursamazlıklarını dünyaya haykırmak ve kutlamak için altın tozlu çorba içiyorlar. Bunlar insan eti yiyip insan kanı içen modern yamyamlar. Kapalı yollar, yiyecek ekmek bulamayacak kadar geçim zorluğu çeken yoksul insanlar, Kıbrıs'da, Bosna'da ambargo ve baskı altında yaşayan insanlar kimin umrunda.
Medeni toplum olalım diye bizlere Avrupa ve ABD örnek gösteriliyor.
Gelişmiş teknolojileri ve (dünyayı sömürerek elde ettikleri)
zenginlikleri tamam, fakat medeniyet sadece bunlardan mı ibaret?
Bu coğrafyaların da, burayı işaret edenlerin de bugün bile
ağızlarından kan damlıyor; Kıbrıs Türkü'nün,
Bosna'nın, Libya'nın, Cezayir'in, Afganistan'ın,
Ortadoğu'nun, Kafkaslar'ın, Kırım'ın, Afrika'nın,
Aborjinler'in, Kızılderililer'in, İnkalar'ın vs.
masum insanların kanı. Bu barbarlar, Kıbrıs Türkü'nün
karnını doyurmak için ürettiği portakalı bile
sattırmıyorlar. Kendi yarattıkları Saddam'ı,
aralarında anlaşamadıkları için kansız yöntemlerle
devirmeyip Irak halkını katlediyorlar. Muhterem efendim, bizlere
yutturulmaya çalışıldığı gibi medeniyette
ulaşmamız gereken hedef Avrupa veya bir başka coğrafya
olamaz, hedef muasır medeniyetin kendisi olmalıdır.
İçmemiz gereken çorba da, B-52'nin yakıtından
damıtılmış altın tozlu çorba değil, yayla çorba
veya ezo gelin çorba olmalıdır.
Sayfa başına git
Geri dön/Sayfa başına git/
Ana Sayfa
/e-posta
| | |